Anne Meral'im

Yapraklar gibi taze, doğal ve zarif Coco Mademoiselle'in, Ô de Lancôme'un, Cacharel Eden'in, Kenzo d'Ete'n,

İç açan, neşe veren yumuşacık çiçekleriyle Yellow Jeans'in, Narciso Rodriguez'in,

Ve Diorissimo'n: hep yukarılara, ağaçlara, çiçeklere, meyvelere bakan, yolda yürürken bile dünyamı genişleten, arabada giderken hiçbir sokak hayvanını gözden kaçırmayan ve hep o aynı yerde, o "top top ağaçları" görünce yeniden sevinip Ceren'e seslenen, her zaman hayran olduğum seni belki de en iyi yansıtan.

Tesellimi bunlarda aramak kaldı bana. Benim dünyamın en güzel kokusu senin teninin, yanaklarının kokusuydu. Şimdiye kadar ondan ayrı üç hafta bile geçirmemişken, ne kadar dirensem de vedamızın üstünden bir hafta uçup gitti bile.

Üzülmememi söylediğin için, benim için bunca zaman nasıl dik durduğunu gördüğüm için, ben de elimden geleni yapıyorum. Şimdiye kadar bunun tek bir yolunu bulabildim: Seni benden kimsenin alamayacağı düşüncesine sarılmak. Körelmesine asla izin vermediğin hayal gücüm beni yine yalnız bırakmıyor, yanımdaymışsın gibi yaşıyorum. Bunun inkâr değil, aramızdaki asla kopmayacak bağ olduğuna inanıyorum. Bir gün, öyle ya da böyle yanına geleceğimi, senin geçtiğin çizgiyi benim de geçeceğimi düşünerek huzur buluyorum. O güne kadar fulyalarla ziyaret edeceğim seni.

Seni her şeyden çok seviyorum.
Bir Tanecik Kızın



Demeter Fragrance Library



Demeter Fragrance Library, ya da bazı ülkelerde kullanılan ismiyle, The Library of Fragrance.

Günlük hayatımızda karşımıza çıkan objelerin, mekanların, yiyeceklerin, bitkilerin ve hatta bazı diğer canlıların kokularını, önce en ideal halleriyle yeniden canlandırıp, sonra küçük parfüm şişelerine sığdıran New York'lu bir firma bu. İsminin hakkını kesinlikle veriyor; ürettiği 200'ün üstünde parfümle tam bir çağrışım kütüphanesi. Sayı böyle yüksek olunca, karşınıza parfüm olarak çıkmasını asla bekleyemeyeceğiniz şeyler de yelpazeye dahil oluyor. En garip çeşitlerden aklıma gelen birkaçını sizlerle paylaşıp bu stresli kısmı bir an önce atlatayım:

Lobster (Istakoz): Istakoz.
Funeral Home (Cenaze Evi): Stüdyoda çekilen bir cenaze sahnesinde oyuncuların havaya girmesi için filan kullanılabilir sanırım?
Earthworm (Solucan): Herhalde yaşayabileceğim en büyük kabuslardan biri, bu parfümü gerçekten güzel bulmak olur.

Şimdi gelelim eğlenceli kısma. Demeter'in birkaç parfümü, hiç çaktırmadan ülkemizdeki Gratis'lerde, kasaların hemen yanında bulunmaya başladı. Sorduğumda yeni çeşitlerin gelmesini beklemediklerini söylediler ama yine de takipte olmakta yarar var. Şu an bulunanları sayayım.

Baby Powder: Pudralı bir koku olduğunu söylememe gerek yok sanırım. :) Tam bir bebek pudrası kokusu, dolayısıyla temiz kokuların çoğu gibi bana ağır geldi.
Pure Soap: Yine amacına ulaşan, tertemiz bir sabun kokusu. Baby Powder'a göre daha hafif.
Honeysuckle: Mis gibi hanımeli.
Cannabis Flower: Esrar, kenevir çiçeği. Ben en çok bunu sevdim. Çiçeksi ve baharatlı, CK Be'yi anımsatan bir parfüm, kış için güzel bir seçenek. Yine de iş yerinde filan kullanıp hiç yoktan başımıza iş almamak lazım.
Salt Air: İlk koklayışta deniz kenarını hatırlatmasıyla kalbimi kazansa da, sonradan bu kokuyu tende veya kıyafet üzerinde beğenmediğimi fark ettim ben.
Vanilla Cake Batter: Evi pastane havasına sokan, anne eli değmiş kek kokusu.
Lavender: Kız-erkek kullanılabilecek lavanta kokusu.
Gin & Tonic: Hoş olanlardan biri. Drew Barrymore'un kullandığı söylenen parfüm.
Sex On The Beach: Kokladım, eylemi değil kokteyli anımsatıyor, rahatlıkla deneyebilirsiniz.

İlerleyen günlerde farklı Gratis'lerde yeni çeşitlere rastlarsam eklerim. Bu arada, ülkemize The Library Of Fragrance ismiyle girdiler. Bu tek notalı ve sade şişeli parfümler, minimalist oldukları kadar da minikler: 30 ml'lik şişelerde, oldukça uygun fiyatlara satılıyorlar. Eau de Toilette veya Eau de Parfum değil de Pick Me Up Cologne olarak geçiyorlar, dolayısıyla fazla bir kalıcılık beklememek gerek.

Parfümlerinin burnumuza hitap eden yönlerinden çok, parfümlerin ilham kaynaklarının günlük hayatımızda sahip olduğu rollerden bahseden eğlenceli de bir sitesi var Demeter'in. Örneğin Paperback isimli parfüme tıkladığınızda, bir yandan parfümü tarif ederken bir yandan da kitap tavsiye etmeden duramıyor. Buradan buyrun.

Gitmeden ünlülerle ilgili bir söylenti daha ekleyeyim: Demeter'in en sevilen çeşitlerinden biri olan Dirt'e Clint Eastwood ve Kate Moss çok düşkünmüş.

Şahsen en çok, Chai Tea, Crayon, Egg Nog, Maple Syrup, Play Doh, Snow ve Suntan Lotion'ı merak ediyorum!



Jean-Paul Gaultier Classique



Birkaç gündür evde hasta hasta oturuyorum. Sıkıntıdan sürekli blog'uma sığınasım geliyor, ama onu da yapamıyorum. Çünkü:

1- Artık zar zor nefes alan burnumdan mı yoksa çatlarcasına ağrıyan beynimden mi kaynaklanıyor bilmiyorum, evdeki Hacı Şakir'in kokusu bana Chloé gibi gelir oldu. Pek güvenilir sayılmam.

2- Normalde bir parfüm yazısı yazarken o parfümü koklayıp dururum. Ama hastayken parfüm koklamanın solunum yollarını nasıl beter ettiğini daha önce birkaç kez gördüm.

Bugün bu durumu çözmeye karar verdim ve çareyi son dönemde en sık kullandığım parfümlerden birini konu etmekte buldum. Nasılsa kokusu her an hayalimde canlı, hatırlamama veya yeni çıkarımlar yapmama gerek yok!

Jean Paul Gaultier'in ilk parfümü olan Classique, 1993 yılında piyasaya sürülmüş. Yani ben dokuz yaşımdaymışım. Bu parfümün aile büyükleri arasında popüler olduğu dönemi hatırlıyorum. Barbie vazifesi görebilecek şişesine bayılmıştım. Kokusuna ise pek değil. Classique'de, JPG'in gelecekteki parfümlerine de az çok hakim olacak olan balonlu sakız kokusu net bir şekilde hissediliyordu. Ama buna baharatlar, nostaljik ve kadınsı birçok başka yön de eşlik ediyordu. Halbuki dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünde, eğer balonlu sakız gibi kokacaksanız, tam bir balonlu sakız gibi kokmalısınız.

18 sene geçip gitti, ben de parfümerilerde JPG Classique şişesinin önünden geçip geçip gittim. Bir kez daha denemek nedense hiç aklıma gelmedi. Ta ki bu sene, ne zamandır görüşmediğim bir arkadaşımın evinde kalana dek. Banyoda, arkadaşımın annesine ait JPG Classique şişesini ve dibinde kalan turuncu sıvıyı görür görmez kendimce çok ilginç bir deneyim yaşadım. En son koklayışımda hiç hoşlanmadığım bu kokuyu hatırlayıp, daha burnuma götürmeden, sırf aklımdaki hatırasına dayanarak, bu parfümü ne kadar sevdiğimi anladım! Tekrar kokladığım bir parfüm hakkında fikir değiştirdiğim çok olmuştur, ama böylesi cidden ilginçti.

Tahmin edeceğiniz gibi kokladıktan sonra da elimden bırakamadım şişeyi.

Üst notalar: gül, anason, portakal, mandalina, armut likörü
Orta notalar: süsen, orkide, erik, zencefil, portakal çiçeği, ylang ylang
Alt notalar: misk, vanilya, amber

Her kategoriden notalar içeriyor, üstelik çoğu parfümün aksine, hiçbiri de laf olsun diye orada durmuyor. Yani ne çiçeksi yanı sönük kalıyor, ne meyveli, ne baharatlı, ne de tatlı. İlla sınıflandırmamız gerekirse, en iyisi oryantal bir parfüm deyip geçmek.

Biraz toparlamak istersek, parfüme karakterini veren notaların başında anason ve vanilyayı sayabiliriz. Anasonun nostaljik ferahlığıyla vanilyanın modası asla geçmeyecek tatlılığı birbirini ruh olarak çok güzel tamamlıyor. Diğer yandan ikisi de kolaylıkla ağır kaçabilecek, güçlü notalar. Mesela Jo Malone'nin Vanilla & Anise isimli, yine bu ikili üzerine kurulmuş olan parfümü bana hep iç bayıcı gelmiştir.

JPG Classique ise dengeye ulaşana kadar harmanlanmaya ant içmiş.

Baskın notalardan diğer ikisi, JPG'nin resmi sitesinde de vurgulandığı gibi, portakal çiçekleri ve gül. Gül yine işin nostalji tarafını üstlenirken, portakal çiçekleri en iyi bildikleri şeyi yapıyor, sıvının turuncu rengini anlamlı kılan bir canlılık getiriyorlar.

Son olarak da zencefil. Bu baharat JPG Classique'i iyince iç ısıtıcı bir kış parfümü haline getiriyor, oryantalliği konusunda da şüphe bırakmıyor.

Meyveleri de eklersek, ortaya başta bahsettiğim balonlu sakız ile tütsü karışımı hoş mu hoş bir etki çıkıyor.

Bu karışım çok beğeniliyor, beğenmeyenler tarafından ise genelde "fazla kadınsı" olmakla suçlanıyor. Benim de karşılaştığım en kadınsı parfüm olabilir belki, ama kullananın tenine yakıştığı sürece kesinlikle "fazla" bulmuyor, tersine zevkten dört köşe oluyorum.

Bu parfümden iki sene sonra da şu ünlü erkek parfümü Le Male piyasaya çıkıyor. Bana kalırsa güzelliğinin bedelini de klişe olmakla ödüyor. Classique'in neyse ki aynı kaderi paylaşmadığını, günümüzde kendisine rastlamanın bile çok kolay olmadığını düşünüyorum. Ayrıca 90'ların modasıyla ilişkisini hatırlayamayacağım ama, bugünü kasıp kavuran modern ile vintage kombinasyonlarına inanılmaz uyum sağladığını düşünüyorum.

Parfüm dünyasının belki de en sevilen şişesi: Jean Paul Gaultier, vücuda giyilen ilk giysinin parfüm olduğunu söylüyor ve parfümü bir giysi olarak gördüğünü vurgulamak için de, terzi mankeni figürünü seçiyor. Üstüne buzlu camdan bir korse giydiriyor. Ona göre korse, kontrolü değil, çözülebilirliği simgeliyor. Belki de bu yüzden, Classique'in yeni şişelerinde korsenin yarıya kadar çözülmüş ipleri var artık.

Jean Paul Gaultier Classique, Eau de Parfum ve Eau de Toilette olarak satılıyor, bana EDT hali kalıcılıkta da çarpıcılıkta da son derece yeterli geliyor.

Narciso Rodriguez For Her



2005 yılında, ekşisözlük'teki çeşitli parfüm başlıklarında yazılarına rastladığım iki tatlı kullanıcıyla dostluk kurmuş, birbirimize parfüm tavsiyeleri vermeye ve aramızda parfüm yorumlamaya başlamıştık. En sevdiğim parfümlerden birinin CK Truth olduğunu öğrendiğinde, bu arkadaşlarımdan bir tanesi Narciso Rodriguez'i denememi tavsiye etmişti. Ve heyecanını öyle iyi yansıtmıştı ki, gerçekten ilk işim Narciso Rodriguez For Her'ü denemek olmuştu. O günden beri de en sevdiğim parfümlerin arasında çok yükseklerde kendisi.

Siyah-beyaz, sade ve zarif tasarımlarıyla ünlü modacının ilk parfümü olarak 2003 yılında piyasaya sürüldü.

Notalar: portakal çiçeği, bal çiçeği, misk, osmanthus, amber, vanilya, odunsular, güve otu

Parfümerilerde eğer bu parfümün şişesine uzanan birini görürsem, kendi denemelerimi bırakıp o kişiyi izliyorum. Genelde memnuniyetleri resmen yüzlerine yansıyor. Bazılarının ise ne düşündüğü o kadar belli olmuyor. Ama herkes mutlaka bir duraksıyor!

Biraz da buradan yola çıkarak, Narciso Rodriguez For Her'ü şöyle tanımlıyorum: Kolayca sevilecek bir parfüm değil, ama sevmemekte zorlanılacak bir parfüm.

Açalım: Zararsız, neşeli, klişe tabirle "herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği" modern parfümlerden fersah fersah uzak. Son derece karakterli, kendine has, rafine. Odunsu, çiçeksi ve miskli. Ama odunsu, çiçeksi ve miskli parfümlerden daha ilk koklayışta ayrılıyor. Hem de, bu tarz parfümleri sevmeyen kitlelerin kafasını allak bullak edecek kadar olumlu bir biçimde. "Ben çiçekli parfüm sevmem ki, bana yakışmaz" diyerek yüzünü buruşturup, bir yandan da bu şişeyi neden elinden bırakamadığını anlamaya çalışan insanlar hayal edin.

Tanımı geçip tarife başlayalım. İlk sıkışta yumuşaklığıyla vuruyor. Sanki sıktığınız şey alkollü değil de, biraz kıvamlı, kremsi bir sıvı. Tabii sıvının kendisinden değil, burunda yarattığı histen bahsediyorum. Sıkıldığı andan itibaren hemen hiç değişmiyor. Ön plandaki notalar portakal çiçeği ve misk.

Şahsen Zara Home'un Orange Blossom serisindeki sabun ve kremleri parfüm niyetine kullanırım. Çünkü portakal çiçeği bana göre en büyüleyici kokulardan birine sahiptir; hem turunçgilleri hem de çiçekleri seven biri olarak, ikisinin ruhunu birden taşımasına bayılırım. Portakal çiçeğine eşlik eden misk, bu parfüme insanlık dışı bir temizlik filan kesinlikle katmıyor. Portakal çiçeğinin güzelliğini ortaya çıkarıyor, onu kendine katıp güçlendiriyor.

Elde var odunsular. Yani CK Truth referansımın beni bu parfümle tanıştırmasının sebebi. Taze orman kokusu, iki parfümün ortak noktası. Ama Narciso Rodriguez'deki ölçüsü onu yeşil bir parfüm kılacak kadar yüksek değil. Ve açıkçası ben Truth'la başlayan bu serüvende, her geçen sene kendimi Narciso Rodriguez'i daha çok tercih eder buluyorum.

Bir de bu parfümün meleklere ait olduğu ve hatta baştan çıkarıcılıkta son nokta olduğu gibi görüşler var. Ben kadın teninin buğusunu çağrıştırdığını düşünüyorum, ama göz kırpan, girişken hiçbir yanı olmadığı için "baştan çıkarıcı" tabirini kullanmak aklıma gelmezdi. Kısaca, baştan çıkarma derdi yok ama potansiyeli var diyelim.

Parfümün burunları, Gaultier2'nin ve henüz bloguma misafir edemediğim ama çok beğendiğim Elie Saab Le Parfum'ün yaratıcısı Francis Kurkdjian ile, English Pear & Freesia'nın yaratıcısı Christine Nagel.

Ben siyah şişeli Eau de Toilette'imi severek kullanıyorum, ek olarak bir de gül notası içeren Eau de Parfum için ise pembe şişeye başvurabilirsiniz. Aman dikkat: pembe şişe siyah kutuda, siyah şişe ise pembe kutuda satılıyor.


Bath & Body Works


Ohio'lu Bath&BodyWorks sonunda Türkiye'ye geldi! Parfümlerini yorumlamaktan çok, "haberiniz olsun" tadında bir post yazayım dedim ben de.

Bu mağazayı tanımlarken genellikle en geç ikinci cümlede Body Shop'la benzerliğinden bahsedilse de, BBW tamamen koku odaklı ve dolayısıyla oldukça benzersiz. "We make fragrance FUN!" mottosuna uygun olarak, hem sizin hem de cüzdanınızın kolayca seveceği parfümlere ve yan ürünlere sahip.

Yabancı forumlarda adına sık sık rastladığım ve 100'den fazla koku çeşidi olduğunu duyduğum için neredeyse panik halinde girdim Suadiye'de iki gün önce açılan mağazaya. (İstinye Park'ta da açılmış bir tane.) En sevdiğim yanlarından biri, parfümleri gruplara ayırmaları oldu. Görebildiğim kadarıyla dört kategori vardı: fresh, sexy, romantic ve cuddler. Her kategoride de beş-altı tane parfüm. Gerçi ben her türden parfüm sevebildiğimi bildiğim için bu kategoriler bana zaman kazandırmadı, ama bu durumda bile aklımı toparlamam açısından yardımcı oldu.






Hemen söyleyeyim, internet sitesinde adı geçen parfümlerin hepsi buradaki mağazalara gelmiş değil. Yine de çok çok çeşit var, üstelik özel günlerde de sık sık yeni parfümler çıkarıyorlar. İyice keşfetmek için birkaç kez daha gideceğim kesin. Şimdilik:

Şampuan gibi kokan parfüm aradığını söyleyen arkadaşlarımı buraya yönlendireceğim kesin. BBW parfümlerinin genel özelliği meyveli, neşeli ve şampuansı olmaları.

Büyük moda evlerinin parfümlerine benzer bir şeyler arıyorsanız, en uygunu "sexy" kategorisi.

Saf vanilya kokusu isteyenler bir seçeneğe daha sahip oldu: Warm Vanilla Sugar. Karamele benzer bir yanı da olduğu için çok hoşlandım ben.

Temiz çamaşır kokusuna bayılırım, ama o "linen", "cotton", efendime söyleyeyim, "white", "clean" gibi isimleri olan parfümler bana hep inanılmaz ağır gelmiştir. Temiz çamaşır parfüme uyarlandığında niye böyle iç bunaltıcı oluyor bilmiyorum. BBW'nin Sea Island Cotton'u da bu tür bir parfüm ve yine hafif değil. Ama benzerleri arasında en katlanılır bulduklarımdan biri oldu. Böyle bir arayış içerisindeyseniz mutlaka deneyin.

Twilight Woods, adı yüzünden popüler olmazsa kokusu sayesinde popüler olabilecek bir parfüm. Mağazada rastladıklarım arasında en komplikesi, en boyutlusu diyebilirim.

İçeri girdiğinizde çeşitlilikten gözünüz korkarsa aklınızda olsun, Japanese Cherry Blossom ve Sweet Pea, BBW'nin en sevilen parfümleri sayılır.

Ve henüz zaman ayıramamış olsam da erkekler için de birkaç çeşit mevcut.

Bath&BodyWorks ile, parfümlerde olmasa bile body mist'lerde, kremlerde, mumlarda, sabunlarda sık sık görüşmek üzere artık.

http://www.bathandbodyworks.com/

Loverdose



On beş yıldır parfüm dünyasında olan Diesel, iddiasını bir anda yükselttiği Fuel for Life ve flankerlarından sonra sonunda yeni bir kadın parfümü çıkardı.

Hem Fuel for Life'a olan tükenmek bilmeyen aşkımdan dolayı, hem de bu yeni parfümdeki burunlardan birinin Olivier Cresp olmasından dolayı (diğeri Honorine Blanc) merakla ve umutla bekledim Loverdose'u. Muhteşem şişesini gördükten sonra ise artık bu parfümü sevmek için can atıyordum.

Üst notalar: mandalina, limon, yıldız anason
Orta notalar: yasemin, gardenya, meyan kökü
Alt notalar: vanilya, sedir, sandal ağacı

Loverdose, okuduğum yorumların çoğunda Lolita Lempicka'nın klasik parfümüne benzetilmiş. Ve tabii hiç de haksız sayılmazlar. Özellikle açılıştaki baskın anason hemen Lolita Lempicka'yı akla getiriyor, ama Lolita Lempicka'daki şekerlilik yok Loverdose'da. Tatlı bir yanı olsa da, üzerinden zaman geçtikçe şekerli dediğimiz parfümlerden ayrı, daha buruk bir yola girdiği iyice ortaya çıkıyor. Toplamda bana daha çok Paco Rabanne'nin Black XS'ini hatırlattı. Bu da Black XS gibi geceyi ve yüksek sesli eğlenceleri akla getiren içkimsi bir parfüm. Koyu mor ve siyah şişelerinin benzerliği tesadüf değil bence.

Anasonun olduğu yerden genelde eksik kalmayan meyan kökü de Otacı boğaz pastillerini hatırlatırcasına egemen Loverdose'a. Çiçek notaları karışıma hareket katıyor ama onu ne aydınlatıyor ne de feminenleştiriyor. Bu parfümün kadınsılığı, elinde sigarası ve kıyafetinde erkeksi ayrıntıları olan bir femme fatal'inkine benziyor. Son aşamasının oldukça pudramsı olduğunu da not edelim.

Marka Diesel olunca parfümün tanıtımı da bol cinsel göndermeli oluyor tabii. Loverdose, Diesel'in ağzından "güzel ama ölümcül bir baştan çıkarma silahı", Love-Overdose birleşimi ismi de zaten buna işaret ediyor. Dahası Diesel, beynin cazibe ve arzudan sorumlu bölümü hipotalamusu uyaran moleküller içerdiğini iddia ediyor Loverdose'un. Ben bunun bilimsel bir açıklama değil de, dikkatle kurulmuş bir pazarlama cümlesi olduğunu düşünüyorum.

Kişisel görüşüme gelirsek, bu parfümü de benzerleri gibi kendime çok uzak buluyorum, benim için fazla serin. Ama türü sevenlerin gayet başarılı bir alternatif kazanmalarına da seviniyorum. Ayrıca kalbe saplanmış gibi duran ve giderek incelen güzeller güzeli siyah tüpüyle, bu şişe içindeki sıvıyla öyle uyum içersinde ki, varsın bana yar olmasın.

Loverdose'un yüzü Ashley Smith, reklam filmi ise şöyle.

Petite Chérie


Butik parfüm evlerinin belki de en ünlüsü olan Annick Goutal, bu yıl 30. yıl dönümünü kutluyor.

Bilenleri sıkmayacak bir özetle, Annick Goutal başarılı bir piyanist olma yolunda emin adımlarla ilerlerken, türlü tesadüfler sonucu başarılı bir burun olup çıkan bir Fransız. 1999'da ne yazık ki genç yaşta hayata veda etmesinden bu yana, parfüm evini kızı devralmış. Benim favorim bu sene çıkan Le Mimosa olsa da, Annick Goutal'a dünyada ve ülkemizde en çok beğenilen parfümü Petite Chérie ile başlamak lazım.

Petite Chérie, Annick Goutal'ın kızı Camille'e ithaf ettiği, 1998 yılında yaratılmış bir parfüm. Firmanın deyimiyle, bir genç kızın sevgiyle öpülesi yanağını çağrıştırıyor.

Notalar: armut, şeftali, miskli gül, taze çimen, vanilya

İlk sıktığımda, tüm diğer Annick Goutal parfümleri gibi, bende yabancılık çekeceğim ölçüde nostaljik hisler uyandırmıştı bu parfüm. Armut ve taze çimen gibi parfümde kullanılmasını en çok sevdiğim bir çift notaya rağmen, hiç mi hiç ısrarcı olmamaya karar vermiştim. Geçmiş yılları çağrıştıran parfümler söz konusu olunca nedense bazen yaş kavramım kalmıyor, parfümün ancak o yılları görmüş, şu sıralar oldukça olgun yaşlarında olan insanlara yakışacağını sanıveriyorum.

Ama yine, Annick Goutal parfümlerinde genel olarak ilk başta burna çarpan o sandozsu hava dağıldıktan sonra, yumuşak mı yumuşak, ferah mı ferah bir parfüm çıkıyor ortaya. Böylesine kimyasallıktan uzak ve alışılmadık derecede doğal bir sonuç ortaya çıkacaksa, baştaki garip nostaljiye şahsen razıyım ben.

Petite Chérie meyveli ve yeşilli bir parfüm, şampuansı parfümleri sevenlerin denemesi gerekenlerden. Yeşil notaları, meyve kokusundan çok, çiçeksi veya oryantal yönü ağır basan harmanlarda görmeye alışık biri olarak, benim hiç sevmeye alışık olduğum türde bir parfüm değil. Ama bu parfümün mutluluğuna (ve armutuna?) karşı koyamıyorum ve genellemelerimi bozsa da kendisini çok seviyorum.

Çağrışımlara gelirsek, beyaz çarşaflı yataklarıyla, beyaz mobilyalarıyla, sonuna kadar açık perdeleriyle, içinde yaşayan neşeli insanların her zaman ertesi günü de iple çektikleri bir apartman dairesi geliyor aklıma, tercihen bir Avrupa şehrinde. İnsanı sonsuzluğa ya da derinlere çeken boyutlar yok. Dışardan bakıldığında çoğu insanın hayran kalacağı, kendi hayatından kaçıp içine sığınmak isteyeceği, bazılarınınsa "üç gün sonra sıkılırsın orda" diyeceği türden, kendi içine dönük mutlu bir yaşam biçimini hatırlatıyor. Canlandırdığım şey bir insan olmadığından, çocuk, genç kız ya da olgun kadın parfümü diye de sınıflandıramıyorum ben Petite Chérie'yi. Ama Annick Goutal'ın ithaf hikayesini anlayabiliyorum, çaba harcamasına gerek olmadan değer gören birine çok yakıştırılacak bir parfüm sahiden.

Güçsüz yanını söylemeden bitirmeyelim: Petite Chérie ne yazık ki pek kalıcı bir parfüm değil, çantanızda taşısanız iyi edeceklerinizden.

Annick Goutal parfümlerini Harvey Nichols'larda bulabilirsiniz.

CK One Shock



Calvin Klein'ın unisex klasiği One'a bu ay yeni flanker'lar geldi. Bu sefer biri kadın için, biri erkek.

Ben hemen kadın için olanı konu edeceğim tabii.

Öncelikle şişesine bayıldım. Figür olarak zaten bayıldığım One şişesi süt gibi bembeyaz olmuş, üstüne de rujla Shock ismi eklenmiş. Aslında içindeki sıvı hakkındaki bütün ipuçları da burada. Yine atası gibi gençleri hedefleyecek, ama bunu daha değişik, şaşırtıcı bir yoldan yapacak.

Üst notalar: tutku çiçeği, pembe şakayık, gelincik
Orta notalar: yasemin, fulya, böğürtlen, kakao
Alt notalar: amber, vanilya, misk, paçuli

Sıralanan tüm çiçek notalarına rağmen, öne çıkan ilk ve en yoğun özelliği, tatlılığı. Klasik One'ı çağrıştıran en ufak bir tarafı yok, One'ın limonsuluğu şöyle dursun, Shock'ta tek bir turunçgil notası bile yok. Ama diğer tatlı parfümlere kıyasla belli bir ferahlığı koruması, yani sıkış tıkış bir arabada bile rahatsızlık vermeyecek bir hali olması, One ismiyle az da olsa ilişki kurmamızı sağlıyor.

Bana kuvvetle Victor & Rolf'un Flowerbomb isimli, ama çiçekten çok şeker patlaması yaşatan parfümünü hatırlattı bu karışım. Çikolata ve tatlı meyveler çok öne çıkmayan çiçeklerle sarmalanınca, fazla ortak notaları bulunmasa da toplamda Flowerbomb'ın rengi çıkmış ortaya. Ama Flowerbomb'ı ofis için de uygun hale getiren biraz mesafeli ve soğuk yön Shock'ta yok. Tersine çok kremsi, bir de gençlik ruhunu korumaya yetecek kadar likörsü.

Diesel Fuel for Life'ın çok çok çok tatlılaşmış hali herhalde böyle olur diyerek de son bir benzetme yapayım.

Sonuçta çok yenilikçi bir parfüm olmasa da netliğiyle ve güler yüzüyle sevilesi kendisi. Benim için yine bir "almam ama olsa kullanırım" vak'ası, ama çok tatlı parfümlerden genelde koşarak kaçtığım düşünülürse bu güzel bir şey.

Burberry Body



Burberry'nin son parfümü, bir sinema filmiymişcesine tüm dünyayla aynı anda 1 Eylül'de Türkiye'deydi. Çok merak etmiyordum, ama son günlerde en çok denenen parfüm olduğu için parfümerinin bir kısmına sinmişti kokusu. Madem öyle ben de denedim.

Bu aralar popülerliğini koruyan, insan teni gibi tuzlu parfümlerden biriyle karşılaştım. İsminden dolayı da beklenen bir durumdu bu.

Bunun yanı sıra Calvin Klein'ın Contradiction'ındaki gibi, sıcak ve soğuk aromaların bir karışımı gibi geldi bana. İki parfümde de ciddi ve buruk bir gül notası var. Contradiction'daki okaliptüs'ün ferahlığını Burberry Body'de apsent vermiş. Contradiction'dan farklı olarak ise, bu serin notalarla sıcak odunsuların arasındaki garip zıtlık, Burberry'nin neredeyse imzası haline gelen şeftali ile yumuşatıcı bir köprü bulmuş, daha bütünlüklü bir parfüm ortaya çıkmış.

Üst notalar: yeşil apsent, şeftali, frezya
Orta notalar: gül, süsen
Alt notalar: sandalağacı, kaşmir, misk, amber, vanilya

Meyve ve çiçek kokusu olduğu için neşeli bir şeylerle karşılaşmayı bekleyebilirsiniz, ki pek çok insan zaten neşeli buluyor Burberry Body'yi. Bendeki çağrışımı, özellikle üzerinden zaman geçtikçe zarif olmak adına nedense gülümsemekten de vazgeçmiş olduğu. Parfümün son hali, Avon'un Far Away'i veya Lancome'un Tresor'una benzetilebilir. Bu iki parfümden daha hafif ve modern olsa da, kadınsılığı ve lansmanında sıkça vurgulanan baştan çıkarıcılığı tam da bunların tadında.

Burberry'nin diğer parfümleri kadar nevi şahsına münhasır bir parfüm olmadığını düşünüyorum. Daha genç yaş kitlesinin de, ağırlığından yakınmadan kullanabileceği bir kadınsı parfüm seçeneği olacak gibi görünüyor.

Parfümün yüzü, ya da Burberry'nin deyimiyle "vücudu", aynı zamanda Victoria's Secret mankeni olan 87'li Rosie Huntington-Whiteley. Kendisi Burberry Body için, üzerinde sadece Burberry'nin ikonik trençkotuyla boy gösteriyor.

Gaultier2



Jean-Paul Gaultier'nin 2005'te çıkan unisex parfümü.

En önemli ayırt edici özelliği, geleneksel üst-orta-alt nota skalasına sahip olmayan, lineer bir parfüm olması. Zaten toplam üç nota üzerine kurulmuş: amber, misk ve vanilya. Arada başka yumuşatıcı notalar da olduğunu tahmin etsem de, bu üç nota, parfümün havasını ifade etmek konusunda son derece yeterli.

Çok tatlı. Hiç şekerli değil. Ve bana kalırsa tatlı bir parfüme göre bayıcı olmaktan da çok uzak. Amaçlanana uygun şekilde, zaman içinde pek değişmiyor. Yine de vanilyanın kremsiliği ile miskin pudramsılığının giderek birbirinin içinde erimesiyle, iyice iç ısıtıcı bir hal alıyor diyebiliriz. Tam bir konfor parfümü. Parfümün sahibi kişi ister sokakta, ister gece hayatına ait bir yerlerde olsun, sanki evinden yeni çıkmış, elinde hala anahtarları varmış gibi bir havaya bürünüyor. (ki bu benim en sevdiğim havalardan biridir)

Gözlemlediğim kadarıyla Gaultier2'yi kullanmak söz konusu olunca, erkekler de kadınlar da karşı cinse daha çok yakışacağı korkusuyla biraz çekingen davranıyorlar. Kadınların çekindiği tarafı tütünsülüğü. Erkekler ise, yabancı bir forumda görüp beğendiğim ifadeyle "çam ağacı kokmak dışında bir risk almak istemiyorlarsa" böyle tatlı bir parfüme karşı pekala uzak hissedebilirler.

Bana kalırsa iki tarafa da çok çok yakışan bir parfüm. Gaultier2 ile bir kadının en güzel kesişimi için, mevsimlerden kışı, saatlerden geceyi, kazaklardan ise kaşmir olanı hayal ediyorum. Yine, erkek parfümlerine özgü notalarla oluşturulmuş bir kadın parfümü olan ve daha önce bahsettiğim Sensuous aklıma geliyor. "Konfor" ortak paydasını da düşünürsek, Sensuous'u kullanan kadınlar bunu da çok sevebilir.

Erkeklerde ise, maksimum uyumu sağlamak için bedenleriyle parfümün arasına bir kazağın girmesine de gerek yok. Angel Amen gibi tatlı erkek parfümlerinin tadına varmış olanlar bunun da değerini bilecektir. Ayrıca şahsen bu parfüme ilk bir erkeğin üzerinde rastladım ve öyle doğaldı ki unisex olduğu o an aklıma bile gelmemişti.

Bu teşhisleri koyduktan sonra aklımdan geçenlerden biri, bir çiftin beraberce bu parfümü kullanmasının hoş olabileceği idi. Bu yüzden sonradan Jean-Paul Gaultier'nin bu konuya yaklaşımını duymak benim için sevindirici bir süpriz oldu. Kendisi Gaultier2'nin unisex bir parfüm değil, paylaşmak ve birliktelik hakkında bir parfüm olduğunu, sevgililer için yaratıldığını söylemiş. İsminde geçen 2'nin sebebi de böylece çözülüyor ve hatta Gaultier2, kız ve erkek için (ya da diğer kombinasyonlar :) ) birbirine mıknatısla tutturulabilen iki adet şişe halinde satılıyor.

Bir de şunu not edelim: Amber, misk ve vanilya genel olarak parfümlerin alt notalarını oluşturdukları için, bu parfüm, katlandırmada da kullanılabiliyor. Yani sevdiğiniz bir çiçek veya meyve kokusunu, öncesinde Gaultier2 kullanarak toklaştırabilirsiniz.

Addict To Life



İşte Christian Dior'un meşhur Addict'inin bir flanker'ı daha.

Daha önce Addict Eau Fraiche'i piyasadan kalkana dek ne kadar severek kullandığımdan bahsetmiştim. Bu yaz Dior standlarında, yine tıpkı Addict Eau Fraiche'in şişesinin renginde bir şişe gördüğüm an keşke başka bir şey dileseymişim dedim. İyi ki başka bir şey dilememişim, şişenin modeli ve rengi aynı olsa da bu farklı bir parfümmüş.

Addict To Life ile yaşadığım kafa karışıklıkları bununla da bitmedi. Parfümün ismini çok zor buluyor ve bir türlü aklımda tutamıyorum. Acaba Dior bu ismi, insanın "addicted to.." deme refleksini köreltmek için, inadına seçmiş olabilir mi? Addict'in cümle içinde kullanmak için eğilip bükelemeyecek bir isim olduğunun altını çizmek, gerek parfüm serisiyle gerek ruj serisiyle neredeyse Dior'un bir alt markası olduğunu vurgulamak ve hatta Fransızca'daki gibi "Adik" şeklinde okusak daha iyi edeceğimizi mi söylemek istemişler? Yoksa ben mi çok fazla düşünüyorum?

Gelelim parfümün kendisine. Tüm oranlarıyla tipik bir Dior parfümü. Addict serisinin diğer üyeleri gibi modernliğiyle öne çıkıyor. Fakat, son derece kullanılabilir olmasına rağmen, bana zorlama bir yenilik gibi geldi.

Üst notalar: nar, ahududu, şeftali
Orta notalar: gül, yasemin, vadi zambağı
Alt notalar: sedir, beyaz misk

Parfüm ilk sıkıldığı anda neyi var neyi yoksa sergiliyor. Zaman geçtikçe evrimleşmesinden çok, ilk anda aldığınız tüm sıkış tıkış notaların birbirinden biraz uzaklaşıp daha kolay ayırt edilir olması söz konusu.

Bana hatırlattığı şey çok net: aseton, oje, biraz saç boyası, saç spreyi... Yani kuaför. Çiçek ve meyve kokularıyla örtülmeye çalışılan bir kimyasal şöleni. Bazı anlarda bu yakıcı kimyasallık, baharatları da çağrıştırabiliyor ve parfüm o anlarda gerçekten çekicileşiyor. Fakat ben bu izleri ne kadar takip etmeye çalışsam da, ilk çağrışımım arkamdan bas bas bağırıyor. Merak ediyorum, hiç kuaföre gitmemiş olsam bu parfüme karşı neler hissederdim. Acaba o zaman bu koku beni, Angelina Jolie'nin saçlarından çok dudaklarının dikkat çektiği bir fotoğrafının çerçevelenip garip sıvalı bir duvarla juxtapose edilmiş halinden daha iç açıcı bir modernlik boyutuna taşır mıydı? Yine de seçilen çiçek ve meyvelerin, dayanılmaz bir boyutta olmasa da, içimi sıkacağından neredeyse eminim. Sanki bu parfüm gerçekten etkileyici olmak için fazla sıkışık, fazla "derleme".

Addict To Life'ın tanıtım kampanyası, geleceğin modasının temsilciliğini yapan şehir kadınını tanımlıyor. Gelecek, şehir... Kimyasal... Katılıyorum. Belki bunu sizin hoşunuza gidecek şekilde yapıyordur. Dolayısıyla benim yıldızım barışmasa da aslında eli yüzü düzgün bir parfüm olduğunu tekrar hatırlatıyorum. Denemekte fayda var.

Piu Piu

Annem kullanırken şişesine uzanıp bileğime ilk fıslattığım parfüme,

Sonra, genç kızlığın başlarında beğendiğimi sanıp aldığım, ama kullanamadığım ilk parfüme,

Çok şükür, severek kullandığım ve bitirdiğim ilk parfüme,

Ve ikinci şişesini edinip uzun bir dönem kullandığım ilk parfüme,

Bunların hepsine, isimleri geçtiğinde "O benim ilk parfümüm" demişliğim vardır. Heyencanlanınca öncelikle gerçeği değil de heyecanımı en iyi ifade edecek cümleyi buluvermek çok sevdiğim bir huyum değil, ama huyum işte.

Piu Piu ise benim ilk parfümüm, üstelik "daha doğrusu..." diye devam etmeme gerek olmadan.

1990 yılında piyasaya sürülmüş. Coffret'sini gördüğümde sahip olmayı nasıl arzuladığımı çok iyi hatırlıyorum. Çocuk ruhlu anneciğim de çok beğenmiş olsa gerek ki "tutturmama" gerek kalmamıştı.

Bu, 2005 yılında ekşisözlük'te Piu Piu başlığına yazdığım entry:

"ilk parfümüm. çıktığında ilkokuldaydım, kutu setlerini görünce aklım gitmişti, ayıcık sabunu, kalpli doldurma şişeleri, puf puflu yedek şişesi. (ki hala o puf puf ayrıntısına bayılırım parfüm şişesinde) o sene o set yılbaşı hediyem olmuştu. hala da birçok firmanın çocuk parfümünü denememe rağmen piu piu'yu tek geçerim. vakko'ya girersem nostalji olsun diye tester şişesini alırım elime, görevliler hemen "yoo yoo hanfendi, o çocuk için, bayan parfümümüz bu tarafta, katia" derler. (katia'yı pek sevmem) umarım daha uzun süre çıkmaya devam eder de benim çocuklarım da piu piu kokar."



Bu da internette bulduğum bir fotoğrafı:




Püsküllü yeşil şişeyi hala kaybetmediğime inanamıyorum! Ayrıca erkek çocuklara özel bir diğer Piu Piu setinde de otomobil şeklinde aksesuarlar olduğuna yemin edebilirim.

Bu haftasonu çok özlemiş şekilde ve hala üretildiğini umarak Vakko'ya gittim ve ne yazık ki artık böyle bir ürünün olmadığını öğrendim. Entry'min sonundaki umudum da çöpe gitmiş oldu, ama zaten "sağlıklı olsunlar yeter." değil mi? :)

Çok güvendiğim kaynaklar olmasa da Piu Piu'nun notaları çeşitli yerlerde paylaşılmış. Burada da durmasından zarar gelmez.

Muhtemel notalar: orman kokuları, yasemin, misk, amber, yosun

Ne meyvelerin şirinliğine, ne de çiçeklerin pembeliğine sığınan bir çocuk parfümü! Kutusu gibi kokusu da kesinlikle açık yeşil.

Piu Piu, ormansı yanı ve temiz yanı çok güzel dengelenmiş olan, inanılmaz tazeleyici, neşe verici, oyuncu ve bir gıdım da havalı bir karışımdı. Bebe kolonyaları gibi sevilesiydi, fakat hiçbir bebe kolonyasının yerini dolduramayacağı bir ışıltısı vardı. Kesinlikle yetişkinken kullanılabilecek, tazelemekle kalmayıp karakterli duracak bir parfümdü. Bir kere denemiş olan kişinin asla unutamayacağından eminim.

Öyleyse yazımı, duygularımı paylaşanlara iki öneriyle noktalayayım:

- Santralistanbul'daki Santral Dükkan'da bulunabilen hediyelik sabun çeşitlerinden bir tanesi tıpkı Piu Piu gibi kokuyordu. Hatta hiçbir farkı yoktu.

- Activex'in çıkardığı antibakteriyel duş jellerinden mavi kapaklı olanı, aynı olmasa da Piu Piu'yu çokça çağrıştırıyor. O da ışıltılı ve oyuncu.

İnternet üzerinden satış yapan bazı siteler Piu Piu'yu hala stoklarında gösteriyorlar. Son Piu Piu da tükendikten sonra ise, bu seçeneklerden birinde teselli bulunabilir.

Vanitas



Uzun zamandır bir Versace parfümünü beğenmemiştim. Vanitas bu sene çıkan ve Versace'nin genel çizgisine göre modern sayılabilecek bir parfüm. İsmi latince "kibir, boş gurur" gibi anlamlara geliyor. Tanıtım kampanyasından ve yüksek fiyatından beklenenin aksine, bana kalırsa öyle çok gösterişli ya da orijinal bir parfüm değil. Yine de herkesin seveceği, kullanımı kolay parfümler özellikle bu sıcaklarda değer kazanıyor.

Notalar: misket limonu, frezya, tiare çiçeği, sedir, hintbaklası

Aklıma ilk gelen, bir Chloé parfümüne yakışacak şekilde temiz ve güleryüzlü olduğu oldu. Limon ise bu "temiz" parfümlerden biraz ayrılmasını sağlamış, organiklik ve canlılık katmış, tene uyum sağlamasını kolaylaştırmış. Yazlık mekanda yeni şampuanlanmış saçlarla dışarı çıkıldığındaki gibi, koku, üzerine güneş düştükçe yumuşuyor ve salınıyor. Kışın fazla pudralı kalıp rahatsız edebileceğini tahmin ediyorum. Gece ile ise zaten hiçbir ortak noktası yok.

Vanitas'ın kalıcılığı şaşırtıcı derecede iyi. Giderek beyaz çiçeklerin etkisi daha çok hissediliyor. Son evresinde gerilerden gelen bir şey ise bana Calvin Klein'ın Escape'ini hatırlatıyor. Eğer siz de Escape'in bir yandan çok güzel, bir yandan da tehlikeli derecede ağır olduğunu düşünüyorsanız, Vanitas'ı en azından bir kez deneyin, o tür bir güzelliği yüzünüzü ekşitmeden koklayabilmenin tadına varın.

Parfümün rengini bir kenara bırakıp bir bütün olarak türünü anlatmak istersem, Calvin Klein Beauty gibi çiçekli, uyumlu ve sevimli olduğunu söyleyebilirim.

Son olarak: Vanitas'ın ilginç yüzü 94 doğumlu model Lindsey Wixson.

Voyage d'Hermès



Hermès'in 2010 yılında çıkan unisex parfümü. Bu yazıda kısaca Voyage olarak anılacak. :)

Jean-Claude Ellena Voyage'ı yaratırken bir zamanı veya mekanı esas almamış, anımsatan parfümdense çağıran parfümü hedeflemiş. Yenilikçi bir parfümü müjdelemek için kurulmuş bu cümleye hayran kaldım ben. Kokunun anımsatıcı etkisini şüphesiz çok seviyoruz, ama bize hatırlayacak yeni şeyler, ve dolayısıyla hatırlatacak yeni araçlar lazım!

Hermès'in misksi/odunsu kategorisine koyduğu Voyage'ın notaları açıklanmış değil. Çoğu kişinin fikir birliği içinde olduğu notaların üzerinden kendi fikirlerimi de katarak gideyim.

Belki de karşılaştığım en keskin açılışlardan birine sahip. Limon, hatta bana kalırsa olgunlaşmamış, acı limon çok net hissediliyor. Ona eşlik eden bir takım hapşırtıcı baharatlar da mevcut. Bir süre acaba tarçın mı biber mi diye düşündüğüm o notanın adını en son bir twist ile lavanta koydum. Çeşitli sitelerde yine açılışta kakule olduğundan bahsedilmiş. Katılıyorum; Voyage'ın en sevdiğim erkek parfümlerinden Prada Amber Pour Homme ile bir ortaklığı olduğundan eminim, ve Prada Amber Pour Homme'un üst notalarında da turunçgil ve kakule birliği var.

Açıkça görüldüğü gibi, benim "Voyage" isminden beklediğim miskinlikten eser yok bu parfümde, tersine, enerji veren notaların bombardımanı var. Bu durumdan şikayetim olmamakla birlikte parfümün tüm büyüsünün bir sonraki evrede olduğunu söylemeliyim.

Voyage o kadar yavaş ve fark ettirmeden gelişen bir parfüm ki, her sıktığımda "ya yanlış hatırlıyorsam, ya birazdan o güzelliğe dönüşmeyecekse" diye korkuya kapılıyorum. Yeterince beklerseniz, keskin ve net ham maddelerle açılan parfüm giderek zenginleşiyor, bütün bu yeşilliğinin arasından çiçekler ve odunsular beliriyor. Geçişteki mükemmel uyumu sağlamakta yeşil çayın parmağı olduğunu düşünüyorum. En arkada bir su hissi de var, ama bu, su notasıyla değil de su kenarında yetişen bir odunsu ile sağlanmış sanki.

Olur da parfümü kurumaya bırakırsanız ve gerçekten uzun bir süre tazelemezseniz en sonunda geriye bana Clinique Happy'yi anımsatan bir çiçeksilik kalıyor. Ve ben her ne kadar bir şeylere benzetmeden duramasam da, toplamda Voyage çok kişilikli ve oldukça benzersiz.

2010'dan beri çok sevdiğim bu parfümü hala almış değilim. Çünkü kime alacağımı bilmiyorum! Diğer unisex parfümleri kokladığımda hemen "yine de" hangi cinsiyete daha çok yakışacağına karar veriveren ben, Voyage karşısında susup kaldım. Gidip gelip deniyor, bana mı yoksa erkek tarafına mı geleceğinin malum olmasını bekliyorum.

Voyage ne tropik ne de egzotik, ama onda ayağın karadan kesilmesi var, zihin ve beden ferahlığı var. Bu yüzden de gerçekten bir seyahat parfümü. Adına, şişesine ve kendisine bayılıyorum.

Rush


Uzuuun bir aradan sonra yazmaya nereden başlayacağımı bilemediğimden sosyal medyadaki arkadaşlarıma danışayım dedim, gelen ilk istek Gucci Rush oldu. Rush hakkındaki fikirlerim genel görüşlerle pek uyuşmadığı için ve kendim çalıp kendim oynamak istemediğim için hiç düşünmemiştim bu parfümü konu etmeyi.

Ya çok sevilecek ya nefret edilecek bir parfüm olduğu söylenir, ben ne çok sever ne de nefret ederim. Lolipop gibi tatlı bir parfüm olduğu söylenir, ben buruk ve yeşilimsi bulurum. Kıpkırmızı plastik şişesinin kendisini çok iyi ifade ettiği söylenir, ben şişesiyle zıtlığından hoşlanırım.

Üst notalar: Afrika süseni taçyaprağı, şeftali, Kaliforniya gardenyası
Orta notalar: kişniş, Şam gülü, yasemin
Alt notalar: vanilya, paçuli, güve otu

Rush'ın saç spreylerini hatırlatan keskin ve kimyasal açılışı neyse ki hızla geri plana düşüyor ve orada parfümü enerjik kılma görevini sessizce devam ettiriyor. Bana kalırsa Rush'ta daha fazla bir boyut değişikliği de yok; hemencecik son halini alan bir parfüm bu. İlginçliği çok boyutluluğundan değil, notaların ta kendilerinden kaynaklanıyor. Sanki geniş ve yayvan tropikal bitki yapraklarını anımsatan bir aroma, sadece kendisini çekilir kılmaya yetecek derecede bir tatlılığın desteğiyle buğulu buğulu salınıyor. Hatta buğunun sebebi de şu dev yaprağın terlemesi.

Teşhis sanatına başvurmama da şaşmamalı. Bu parfümde resmen insan var. Göz alabildiğine boş bir odada burnumuza çarpan herhangi bir parfümü oda kokusu sanabilecekken, aynı odada Rush ile karşılaştığımızda gözümüze inat yalnız olmadığımız hissine kapılmamız muhtemel. Ya da genç sevgililer birbirlerinin giydiği kıyafetleri üzerine sinen koku için değiş tokuş ederler ya: söz konusu Rush olunca, hiç giyilmeyen bir kazak bile üzerine insan kokusu sinmiş gibi algılanabilir. Derdimi anlatabildiğimi sanıyorum, yeni örnekler bulmaya çalışan beynimi sakinleştiriyorum.

Yukarıda bahsettiğim durumun da etkisiyle, pek çok sitede bu parfümün adeta feromon etkisine sahip olduğundan bahsedilmiş. Ben de bir ara çevremdeki kadınlardan sıkça "Gucci Rush'da feromon varmış, erkekleri baştan çıkarıyormuş." sözlerini işittiğimi hatırlıyorum. Tahminimce haber uydurma yeteneği oldukça gelişmiş olan medyamızda bir ara feromon benzetmesi bilimsel bir gerçek gibi yayınlandı ve onun kurbanı olduk. Çünkü hiçbir yabancı sitede bu yönde bir açıklama yok, dahası, böyle bir hormonun parfümlerde kullanılmasının çok zor ve çok çok masraflı olduğu pek çok yerde vurgulanmış.

Mesaj kaygımızı bir kenara bırakırsak, sonuçta oldukça etkileyici ve baştan çıkarıcı, biraz da "garip" bir parfümle karşı karşıyayız. Şahsen Rush'ın notalarının, temiz parfümlerin tam zıttını yaratma amacıyla, başarıyla bir araya getirildiğini düşünüyorum.

Parfümün ambalajına ise şişeden çok kutu diyesi geliyor insanın. Bu kırmızı plastikten yapılmış parlak ve opak dikdörtgen prizma, legoları andıran her obje gibi gördüğüm anda hoşuma gitmişti. Fakat böyle iddialı bir şişeden çıkacak olan parfümü kendime yakıştırmayacağımdan emin olduğum için tanışmamız bir hayli gecikmişti. Şimdi ise buruk ve alışılmadık bir parfüm olan Rush'ın aşırı modern bir şişenin içinde bulunmasının en büyük avantajı olduğunu düşünüyorum. Sanki parfümün garipliği ile şişenin garipliği, tam da birbirinin etkisini yok edecek şekilde tasarlanmış. Rush'ın şeffaf bir şişede altın rengi bir sıvı olması gerektiğini düşünen ve bu "kalitesiz" şişeyi kınayanların aksine, bana böyle geliyor işte.

Sanırım yazdıkça da daha çok sevdim kendisini. Dedikoduların aksine, üretimden kaldırılıyor olmaması dileğiyle...

Trivia: Çok zaman önce Cansu Dere bir dergiye bu parfümü kullandığını söylemişti.

Jo Malone - English Pear & Freesia


Ah Bayan Malone! Niye benim kafamı karıştırıp duruyorsunuz?


Konu edeceğim parfüm English Pear & Freesia olsa da ilk önce markanın kendisine değinmeden edemeyeceğim.

Jo Malone mutfakta bir yandan yemek pişirirken bir yandan da kendince kozmetik karışımlar yapan, ve ürünleri çok tutulunca bir parfüm evi sahibi olup çıkan İngiliz bir kadın. Hikayenin bu kadarı bile, sonsuza dek birlikte yaşayacağı beyaz atlı parfümünün arayışında olan, ve bu hayalleri kurduğu sırada mutfakta hatırı sayılır bir zaman harcayan dişi kişiye adeta baştan çıkarıcı bir meydan okuma!

Derin bir nefes alıyorum, yaratıcı tarafımı dizginleyip tüketici kimliğime geri dönüyorum. Jo Malone giderek tanınır hale gelse de, büyük mağazaların parfüm departmanlarına ait bir marka olmadığı için hala "keşfedilmemiş" ve "farklı" kokular vaadediyor. Beni de ilk başta en çok çeken yanı bu olmuştu.

Parfümlerinin en büyük özelliği, birlikte kullanılabilmeleri. Böylece kullanıcılarına da bir nevi "burun" olma fırsatı veriyor. İşte tam bu noktada Jo Malone benim için hem çekici hem de ürkütücü hale geliyor. Bunun sebebi de kendi huyumu bilmem: Ben biraz takıntılı biraz da mükemmeliyetçiyim. Bir gün iki parfümü kombinleyip mükemmeliyete eriştiğime inanırım. Sonraki gün aynı oranı tutturmak için uğraşır da uğraşırım. Dahası, aynı oranı tuttursam bile Leyla'nın yolunda kör olmuş halde çabalamaya devam ederim. Mutfakta bile en büyük kabusum bir tarifin içinde "göz kararı" lafının geçmesi. Ben böylesine kesin formüllere düşkünken, sıkarken yaratılan parfümlerin sahibi Jo Malone ile bir geleceğim olabilir mi?

Elbette bu parfümleri tek tek kullanmak da mümkün. -Fiyatlar normal parfüm fiyatlarına yakın, dolayısıyla kombinasyonlar oldukça pahalıya geliyor- Fakat birlikte kullanım önerisinin, altı doldurulmamış bir pazarlama yöntemi olmadığını söyleyebilirim. Gerçekten genel olarak burnumuzun alışmadığı derecede nostaljik bir hamlıkları var ve insanın boşlukları doldurası geliyor. Yine de, Diorissimo gibi sade klasikleri sevenler Jo Malone'de tek bir şişede yeni klasiklerini bulabilirler.

English Pear & Freesia, Jo Malone'nin en son çıkan kokusu. Sadece yeni çıktığı için değil, en bütün bulduğum parfümlerinden biri olduğu için onu seçtim.

Son derece iç açıcı bu bahar kokusunun notaları ortada: İngiliz armudu ve frezya. Armut kulağıma ne kadar itici geliyorsa burnuma da o kadar çekici gelen bir nota olmaya devam ediyor. İlk defa Escada'nın her sene sınırlı sayıda çıkardığı parfümlerden Lily Chic'te kendisine vurulmuştum. Notanın armut olduğundan ise uzun süre haberim olmadı, Lily Chic benim için yüzde yüz çiçek kokusuydu. English Pear & Freesia da mağazada her ne kadar meyveli parfümler kategorisinde olsa da, yine bir çiçek kokusu olarak algılıyorum onu. Armut, beyaz çiçeklerle mükemmel uyum sağlayan ve kokuyu tropikalleştirmeden modernleştiren, canlandıran, bence oldukça cazip bir nota.

Her ne kadar İngiliz armudundan bahsedilse de, bence parfüme asıl İngilizliğini veren frezyanın hafif burnu havada sofistikeliği. Bu sofistikelik, armudun gençliğiyle birleşince aklımda canlanan kişi şuna benziyor: 20'li yaşlar, mini etek, opak külotlu çoraplar, boyna sarılmış lacivert/gri yünler, kahverengi deri askılı bir evrak çantası ve dünyanın en ince kedi gözü makyajı. Lise formasının olgun versiyonu.

Çok sevdim. Mağazaya girdiğinizde parfümleri beklediğinizden daha yüksek yaş grubuna göre bulursanız deneyeceğiniz parfüm bu olmalı.

Normalde iki parfüm denedikten sonra koku almaz hale gelen insan burnunun Jo Malone'de her çeşidi ayrı ayrı algılayabildiğini, üstelik midenin de bulanmadığını,

Parfümlerin çoğunun unisex olduğunu ve şahsen daha erkeksi olanlarını daha başarılı bulduğumu,

Tiffany & Co.'nun mücevherlerini her zaman aynı mavi kutuya koyup, hediyeyi alan kadının kutuyu görünce açmadan bile sevinmesini sağlaması misali, Jo Malone'nin de krem rengi kutu ve siyah kurdeladan oluşan hediye paketiyle ün salmaya başladığını,

Ve bir Jo Malone mağazasına, zamanını çaldığımı düşünüp tedirgin olacağım hiçbir görevli olmaksızın saatlerce kilitlenmek, her tür deneyi yapmak istediğimi belirtiyorum.

Jo Malone mağazaları Kanyon'da ve Nişantaşı'nda.

Popüler kültürden: Jim Jarmusch'un Coffee and Cigarettes adlı filminde ünlü ve zengin bir kadın olan Cate, kendisine ücretsiz verilen bir poşet dolusu Jo Malone ürününü yıllardır görüşmediği kuzenine hediye ediyordu.

O d'Azur


Bir Lancome parfümünden hakkında yazmak isteyecek kadar ilham alacağımı beklemiyordum. Hatta blogumun "kategoriler" kısmından Lancome gibi büyük bir ismin eksik olacak olmasına da üzülüp duruyordum. Sebebi basit; ben Lancome parfümlerinin dilinden pek anlamam.

Mesela yıllar önce hemen her ev gibi bizim evimizi de ziyaret etmiş olan Miracle, parfümleri seven bir insan olduğumu keşfetmemde en büyük geciktirici etkendir herhalde. Sıvısının toz pembe rengi, o zamanki yaşıma nispeten uygun olan masum çiçekleri ve o değişik içkimsi-sivri havasıyla çok sevilesi olduğu ortada olan bu parfüm beni hiçbir zaman içine çekmedi. Her deneyişimde ilk saniyede vaadettiği mutlu dünya ilerleyen saniyelerde havada kaldı, adeta kendi kendini içine hapsetti ve beni iç karartıcı bir kafa karışıklığıyla baş başa bıraktı.

Lancome'un anında zirveye oturan her yeni parfümüyle bu uyuşmazlığım bir kez daha kanıtlandı. Hypnose'u da çok güzel notaların oluşturduğu -her nasılsa- kasvetli bir karışım olarak görüyorum.

Bu genellemenin tek istisnası ise bir dönem annemin kullandığı, ilk defa 1969 yılında üretilmiş olan ve artık bir klasik sayılan O De Lancome oldu. Bu parfüm diğer Lancome parfümlerinin bana çağrıştırdığı tutuculuğun yanından geçmemekle birlikte karşılaştığım en özgün tazeliğin de sahibi. Yeşilin, sarının ve limonun sabun yumuşaklığında benzersiz bir karışımı.

O d'Azur bu sene O De Lancome'un flanker'ı olarak çıktı. Haliyle Lancome konusunda "ne varsa eskilerinde var" diye düşünen ben, bu parfümü denemeye pek niyetli değildim. Neyse ki geçenlerde yaptığım bir alışveriş sonrasında mağazanın fatura makinesi bozuldu, kasiyer beni beklettiği için suçluluk duymuş olacak, aralarında O d'Azur'un da bulunduğu birkaç küçük sample şişesini poşetime ekledi.

Ben de fikrimi şöyle değiştirdim: Ne varsa "O" serisinde var.

Atasının izinden giden, çok sade, çok ferah, çok akıcı bir parfüm O d'Azur.

Üst notalar: bergamut, Amalfi limonu
Orta notalar: pembe biber, Türk gülü, şakayık
Alt notalar: misk, amber çiçeği tohumları, odunsular

Yine bergamut, yine güneş, yine canlılık. Çiçekler yine çok arka planda, arada yüzlerini gösterip havayı yumuşatıyorlar; aslına bakarsanız Eyüp Sabri Tuncer'in limon kolonyasındaki çiçeksiliğe çok benziyor yapısı. Turunçgil ağırlıklı çoğu parfüm gibi güzelliği kullanıcının teninde ortaya çıkıyor, hafif tuzlu tarafı da onu iyice insan doğasına dost yapıyor.

Bana kalırsa bu parfümün keyfine bakmak için tek şart mevsimin yaz olması: Orta yaş mensubu kadınlar için yaratılmış olduğunu tahmin etsem de farklı yaş gruplarının ve hatta erkeklerin de kolaylıkla kullanabileceğini, fakat bahar aylarına bile bırakılmayacak kadar yaza ait olduğunu düşünüyorum.

Diğer yandan O De Lancome'la aynı kategoriyi paylaşsa da, ondan çok farklı olarak yoğun bir akdenizlilik taşıdığını, benzetmem gerekirse aklıma ilk Dolce & Gabbana'nın Sicily'sinin geleceğini belirteyim. Sicily kadar vamp olmadığı kesin, ama onun daha az makyaj seven güzel kız kardeşi olabilir O d'Azur.

Şahsen O De Lancome'un yerini her zaman ayrı tutacağım ve O d'Azur'un küçük sample şişesiyle hevesimi giderdikten sonra muhtemelen kendisini pek aramayacağım. Ama artık Lancome'un yeni çıkaracağı parfümlerin yanından kendilerine bir bakış atmadan geçip gitmek yok.

CK Beauty



Tanıtım kampanyası mayıs ayında yapılan Beauty sounuda raflardaki yerini aldı. Parfümün yüzünün beyazlar içindeki Diane Kruger olması ve modaevinin kullandığı "zarif, sofistike, ölümsüz" gibi tanımlar Calvin Klein'ın uzun süre sonra olgun kadınları hedefleyen bir parfüm çıkaracağını müjdeliyordu, beklendiği gibi de oldu.

Üst notalar: amber çiçeği tohumları
Orta notalar: yasemin
Alt notalar: sedir ağacı

Notaların arasında zambak geçmese de parfüm hakkında "zambağın yeniden yorumlanışı" şeklinde de bir açıklama mevcut.

Bana ilk düşündürdüğü şey çok açık renkli, ama çok renkli bir parfüm olduğu oldu; sarılar, yeşiller, pembe ve turuncu, hepsinin en açık tonu birbirini kovalıyor.

Bunun sonucu olarak da kendince hareketli, sevilesi, güvenilir bir parfüm ortaya çıkıyor. Çiçeksiliği de var, odunsuluğu da, tatlılığı da, meyvemsiliği de ve hatta baharatı da. Kısaca herkesin seveceği bir yanı var ve hafif bir karışım olduğu için nefret edilesi bir tarafı yok.

Öyle ki bana hedef kitlesi orta yaş kadınlardan çok, bir kadına hediye seçmeye çalışan erkekler gibi geldi. Parfümerideki görevlinin önerdiği birbirinden alakasız parfümlerin arasında kaybolan adamın risksiz seçeneği olacağa benziyor. Hem kokusuyla hem de adıyla.

Şu zamana kadar söylememiş olsam da şu fikrimi de hissettirmiş olduğumu düşünüyorum: sıradan bulunma tehlikesi yüksek bir koku. Çarpıcılıktan zaten son derece uzak olmakla birlikte karakterini çözmek de zaman istiyor. Umalım ki Calvin Klein ismi, aceleci parfüm dünyasında kendisine de şans verilmesini sağlasın.

Ben yağmurlu ve karanlık havada Beauty'nin güzel bir tarafına denk geldim ama içinde daha fazlası olduğunu, yaz güneşinin altında da şu an sergilemediği yönlerini sergileyebileceğini hissettim. Sempatik bulduğum bir diğer tarafı da ismine sadık olması oldu. Ufkumuzu açmıyor ya da güzelliği yeniden tanımlamıyor, ama eski tanıma güzel bir yorum getiriyor.

Şimdilik Beauty'yi alıp kullanacağımı düşünmüyorum ama Calvin Klein parfümlerinin zaman içinde kendilerini sevdirme huylarını bildiğim için bir gözümü üstünde tutuyorum.

Love, Chloé



Chloé'nin klasik parfümüne kendisine oldukça yakışan yeni bir arkadaş geldi.

Burunlar: Louise Turner ve Burberry Brit'in Fifi ödüllü yaratıcısı Nathalie Gracia-Cetto.

Üst notalar: pembe biber, portakal çiçeği
Orta notalar: zambak özü, leylak, sümbül, morsalkım, kediotu
Alt notalar: misk, talk, pirinç unu

Love, Chloé için çiçek kokusu demek yanlış olmaz, ama daha da öncelikli tanımı "pembe koku" olmalı bence. Bu parfümün her notası çiçek değil, ama her notası pembe.

Birçok şeye benzetmek mümkün. Bir dönem süpermarkette satılan deodorant ve duş jeli markalarının hepsi birer uzakdoğu serisi veya miskli çeşit çıkarmıştı. Bu ürünlerin temiz, pudralı, sakinleştirici kokularını çokça andırıyor Love, Chloé. Bunun muhtemel sebebi de vintage bir atmosfer için eklendiği belirtilen talk pudrası ve yine uzakdoğunun favori notalarından biri olan pirinç. Ve bu notalar çiçekleri de sarıp sarmalayınca daha da tanıdık bir ürünü anmadan geçemiyorum: pembe Selpak mendil! Eğer pembe Selpak mendil kokusunun dünyanın en güzel kokularından biri olduğunu düşünüyorsanız bu parfüme mutlaka şans vermeli.

Bununla beraber kokunun pembeliğinin aldatıcı tarafları da olabilir. Küçük bir kızın da çok sevebileceğini düşündüğüm bu parfümdeki pudra seviyesi aslında bayağı bir olgunluk istiyor. Zaman zaman Agent Provocateur - Maitresse'in pudralı ağırlığına ulaştığı bile söylenebilir. Bu, parfümün daha az sevdiğim yanı. Yine de toplamda oldukça güzel olduğunu, burna büyük bir yenilik sunmasa da tanıdık kokuları parfüme taşıyarak bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum.

Anahtar kelimeleri olarak ise "pamuk" ve "bulut"u öneriyorum.

Sanırım Chloé, çamaşır yumuşatıcısına benzemeden tertemiz kokular yaratmayı çok güzel beceriyor. Keşke her sene yeni bir şeyler çıkarsa.


Yönetmen: Roman Coppola (Coppola kardeşler parfüm reklamı çekmeyi sevdi anlaşılan)
Model: Raquel Zimmerman

Womanity



Thierry Mugler yine onunla ilk tanıştığımda hissettiklerimi hissettirmeyi başardı bu parfümle.

Seneler seneler önceydi, yurtdışına çıkacağım için en yakın arkadaşlarımdan biri parfüm siparişi vermişti; adı Angel'mış, avrupada çok tutuluyormuş, şişesi yıldız şeklindeymiş, maviymiş. Mutlaka kendime de almalıymışım.

Bu zararsız tasvirleri düşününce, gerçekten iki şişe Angel alacağımdan emin olarak girdim küçük bir parfümeriye. Parfümerinin sahibi olan kadın maalesef Angel'ın tester'ının kalmadığını söyledi, ama ona çok benzeyen Chopard - Wish'i deneyerek fikir edinebilirdim. Wish'i kokladığımda parfümün bozulmuş olduğundan emindim. Bu güzel bir koku filan değildi ki devrim yaratsın? Kadın ise Angel'ın bununla aynı olduğunda ısrar ediyordu.

Derken içeriye gençlik dizilerinden fırlama sarışın bir çift girdi. Çocuk kadından Angel istedi, ödeme yaptı, paketi kız arkadaşına verdi, bir güzel öpüşüp mağazayı terkettiler. Böylece ben de en azından arkadaşımın siparişini almam gerektiğini farkettim.

Dönüşte korka korka uzattığım parfümü koklayıp "ohhh" çeken arkadaşımla bir oh da ben çektim. Ve Angel'a kısa bir süreliğine veda ettim: çok geçmeden en popüler parfümlerden biri oldu çıktı.

İşte işin ilginci, bir şekilde burnumu eğitti Thierry Mugler. Önce rahatsız olmamaya başladım, sonra aslında bazı insanların tenine yakıştığını farkettim. Ne ara bilmiyorum, ağır parfümden bile saymamaya başladım Angel'ı. Üstelik onlarca taklidinin arasından sıyrılan bir güzelliği vardı. Ve tam, artık hiçbir parfümü kınamayacak kadar açık görüşlü/burunlu olduğumu düşündüğüm sırada:

Bu sene Thierry Mugler Womanity'yi çıkardı.

Üst notalar: incir
Orta notalar: havyar
Alt notalar: incir ağacı, incir yaprakları

Notaların arasında adı geçmeyen ama burundan kaçmayacak kadar bariz limonlu-tatlı meyveli tonlar da mevcut.

Parfümün açılışı: Bir incir ormanında bütün incirler yarılmış ve hatta ters düz olmuş vaziyetteler ve üzerlerine de güneş yansıyor. Oldukça saldırgan bir açılış ve hayal gücünü harekete geçirmeye fırsat vermeyecek kadar net. Yediden yetmişe herkes incir ağaçlarının arasında hissedecektir kendisini. Ben cevizli bir taraf da hissediyorum ama belki de incirin yanına yakıştığı için burnum uyduruyordur bunu.

Bununla beraber tatlı bir limon da, kokuyu tazeleştirmekten çok keskinleştiriyor.

Ve zamanla havyarın tuzlu, kauçuğu andıran sertliği kendini gösteriyor. Bana kalırsa havyar bir yiyecek olmasına rağmen Womanity'yi o zamana kadar içinde bulunduğu "yiyecek kokusu" kategorisinden kurtarıyor. Gerçi parfümün bu safhasını da çekici bulduğumu söyleyemeyeceğim. Barbour montların, üzerlerindeki balina yağından kaynaklanan o kokusunu çağrıştırdığını söyleyebilirim.

Bu parfümü kullanmak için Rorschach'ın mürekkep testinden yıldızlı pekiyiyle geçecek kadar mutlu çağrışımlara ve hiçbir zaman kapanmayan bir iştaha ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Vahşi doğada kaybolup yıllar sonra hayvan derilerine sarılı halde bulunan bir kadının seksiliğini yansıttığını da kabul ediyorum.

Birkaç yıl sonra kendimi bu parfümü de severken bulur muyum bilmiyorum. Ama en azından, "Womanity" ismiyle tezat bir koku olduğu hakkındaki fikrim değişmez. Böyle genel bir kavramı isim olarak seçen parfümün daha çok yönlü olmasını beklerdim. Gerçi tabii söz konusu olan Thierry Mugler; mavi meleğin içinden kahverengi çikolata çıkmasına hazır olmak lazım. Ona ait bir sözle bitirelim madem:

"I like to see what is strange, beautiful and unexpected, and, most of all, I like to observe."

İzleyiciler

Twitter